• Anasayfa
  • Favorilere Ekle
  • Site Haritası
  • https://www.facebook.com/cavuslutesisleri
  • https://plus.google.com/u/0/108358917845376214427/posts
  • https://twitter.com/cavuslu_org
Üyelik Girişi
ÇAVUŞLUDAN
Facebook ta ÇAVUŞLU HABER

GÖRELESPOR
GİRESUNSPOR

Döviz Bilgileri
AlışSatış
Dolar3.49313.5071
Euro4.11544.1319
NAMAZ VAKİTLERİ
Hava Durumu
Anlık
Yarın
21° 25° 21°
google Reklam
İLLER ARASI MESAFE
Site Haritası
Ziyaret Bilgileri
Aktif Ziyaretçi11
Bugün Toplam116
Toplam Ziyaret2712816

sanalbasin.com üyesidir

MİSAFİR YAZAR

MİSAFİR YAZAR
misafiryazar@cavuslu.org
Başsavcı gözüyle ‘Görele Zıva Uşakları
09/08/2017
Giresun ili, Görele ilçesine bağlı ‘Zıva’ bölgesi, diğer adıyla ‘Sıfağa’da yaşayan insanların milli ve manevi duyguları, savaşçı ruhu, vatanperverlik duyguları ile ünlü bir semt olarak biliniyor. Bu bölge halkının karakteristik özelliklerini, Bakırköy Cumhuriyet Başsavcı Vekili Ekrem Türkoğlu kaleme aldı.
Ekrem Türkoğlu’nun, ‘Başsavcı Gözüyle’ hazırladığı ve heyecanla okuyacağınız ‘Zıva’ başlıklı o yazı….
 
“Önüne gelen bir şeyler söylüyor şu Zıva hakkında. Doğru yorumlar yapılabilmesi için biz de bir şeyler çiziktirelim dedik.
 
Zıva bölgesi, Giresun- Görele ilçesinin, Çavuşlu beldesinin üst kısmından başlayıp Sis Dağı yaylasına kadar uzanan, Çavuşlu beldesinde denize döküldüğü yerde tek olmasına rağmen, yukarı çıktıkça 3 ana kola ayrılan, aşağıda Çavuşlu, yukarda Zıva deresi denen, derenin sağında, solunda, üstünde yer alan yaklaşık 15-20 köyün ( muhtarlığın) yer aldığı, ortasında Aşağı Pazar denen Kırıklı Köyü’nün (iki dönem belde kaldı, sonra Şükrü Başkan destek atmayınca nüfus azlığından kapandı) yer aldığı, bir kısım köyleri de Eynesil ve Şalpazarı tarafında kalan bölgenin adıdır.
 
Bazıları “Zıvalıların konuşmasına baksan, sanki İstanbul Zıva’nın beldesi “ diyerek abartsalar da, Zıva bölgesi Görele’den Çanakçı ayrıldıktan sonra, Görele köylerinin yaklaşık yarısını oluşturmakta, gurbete çıkmış, dışarıda olan insanları bir bütün düşünüldüğünde, nüfusu 50 binin üzerindedir.
 
Fatih Sultan Mehmet Han, Pontus Rum devletini aldıktan sonra, Gümüşhane ve Erzincan bölgesinde bulunan Çepni Türklerini Giresun/Görele, Eynesil; Trabzon/Beşikdüzü, Şalpazarı Bölgesi’ne yoğunlukla yerleştirmiş. İşte bu bizim Zıvalılar da Sis Dağı yaylasının dibinde hayvancılık ve Osmanlı Devletinin süvarilerine at yetiştiriciliği yaparak geçimini temin etmişlerdir. Zaten o dağ başında başka da ne yapılabilir ki? At yetiştiriciliği haricindeki hayvancılık ( yani yaylacılık) 1970-80’li yıllara kadar devam etmiş. Şehre göçün yoğunlaşmasıyla hayvancılık da maalesef tarihteki yerini almış. Sis Dağı yaylasında son 20-30 senede hayvanla bağlantılı yayla evleri yerini, senede 1-2 hafta kullanılan, ekonomik durumuna göre yayla villalarına, çirkin beton yapılara bırakmıştır.
 
Zıva dedikse, Zıva’nın ne anlama geldiği uzun süre kafamızı kurcalamış. En son, edebiyatçı Metin abimin engin ikna gücüyle “sırf (sadece, özellikle) AĞA ” tabiri genel kabul görmüş, hatta öyle kabul görmüş ki, neredeyse bu tabiri kendine mal edip, adına tescil ettirmeye kalkanlar var. Ama biz biliyoruz bu Metin abime ait. Zaten Zıva ahalisinin ilk Edebiyatçısı başka kim ola ki? Tevellütleri yetmez.
 
Ekonomik durumun bugünkü seviyede olmaması, insanların hayvancılık ve küçük tarım işçiliği ile geçinmeleri, henüz Almanya acı vatan şarkılarının söylenmediği, İstanbul göçlerinin başlamadığı, 1980’li yıllara kadar Zıva bölgesi sülale çatışmaları, kan davaları ile anılır olmuş. Aslında kan davası, genel itibariyle nüfusu kalabalık iki sülale arasında olmasına rağmen, bu bütün Zıva’ya teşmil edilmiş. Hatta o zamanlar bunu özetlemek için Giresun’da Eynesil, Trabzon da Tonya, köylerde Zıva gibi sözler dillere pelesenk olmuş (dolanmış).
 
Esasında bizim aile, yani dedemler arazinin kıtlığı, verimsizliği, kullanıma müsait olmaması, hayvancılık için özellikle kışın yeterli imkân olmaması nedeniyle 1945’lerde Tirebolu’ya göç etmişler. Hatta ilk arazimizi 1959’da almışız. Ancak ayrılalı 60-70 yıl olup, biz Tirebolu’da doğup büyüdüğümüz halde, sülalenin büyük bir kısmı Zıva’da kalıp, nüfus kütüğü de değiştirilmediği  için, Zıva muhabbeti devam etmiş. Nüfus, merkezi sisteme geçince naklin zaten anlamı da kalmamış. Zıva’ya bağlılığımızın simgesi nüfus kütüğü hâlâ Görele-Kırıklı Köyü (eski belde, yeni köy) olup, biz de bundan büyük gurur duyarız. (Nüfusunu Tirebolu’ ya aldıran amcamların kulakları çınlasın, zaten onlarda Zıvalılık da kalmamıştı.)
 
Aslında yiğit namıyla anılır derler ya, Zıva ve Zıvalılıkla gururlanmamız da boş değil. Çünkü Zıvalılarda bozulmamış Türklerde olan bütün özellikler vardır. Yiğittir, sözüne güvenilir, yalan söylemez, arkadaşlarını satmazlar; inandıkları davada bir adım geri gitmeksizin doğrudan namlunun ucuna kendini atarlar. Bir abimizin tabiriyle, delüganludurlar (delikanlı).
 
Bazı kan davalarının başlangıcını soruşturduğumda, ağacını kesme, araziye girme, hayvan sokma gibi çok basit sebeplerden başladığını görüp hayret etmiştim. Ancak sonradan Hukukçu olmamla da bağlantılı, konuya sosyolojik anlamda baktığımda, candan sonra en eski, en kutsal ve korunması gereken hak mülkiyet hakkı olunca, yani kısaca ne demişler, “mal canın yongası”, kişi birinin bilerek ve isteyerek malına yöneldiğini görünce, devamında sıranın canına ve ailesine yöneleceğini düşündüğünden otomatik reaksiyon gösterip, onun alanına girmesini engellemek için karşı harekete geçiyor. Bu, devlet otoritesinin tam yerleşmediği, toplumsal gelişmişliğin tamamlanmadığı, toplulukların genel refleksi olarak kan davası şeklinde kendini sonuçlandırmıştır
 
Bu kadar özele girdikten sonra Zıva’yla ilgili biraz özel, kendi yaşadığım anekdotları anlatmadan konuyu bitiremeyeceğim:
 
2017 yılı Mayıs ayı idi. Giresunlu dostların düzenlediği, 30-40 kişinin bulunduğu bir yemekteyim. Biraz trafik, biraz da bizim koordine eksikliğimiz programa geç kaldım. Yemek başlamış. Masanın boş olan, bayanların ağırlıkta olduğu diğer köşesine geçtim. Oradaki grup aralarında Görele-Zıva’dan bahsediyorlar. Klasik konu kan davası, eski husumetler. Yemekler bitip, tanışma faslı başladığında, özellikle Zıvalı olduğumu belirttikten sonra, “Arkadaşlar, artık Zıva sadece “tetikçi” değil, gördüğünüz gibi “hukukçu” da yetiştiriyor” dedim.
 
Yıl 1985. Diyarbakır, Dicle Hukuk’ta okuyorum. Yurtta arkadaşlarla masa tenisi oynuyoruz. Daha doğrusu iki arkadaş oynuyor, ben seyredip, galiple oynamak için sıramı bekliyorum. Oynayanlardan bir tanesi, Samsun-Termeli, diğerini tanımıyorum. Termeli bir ara, “Şu memlekette bir Karadenizli, birde Zıvalı olmayacaksın” gibi söz sarf etti. Bu sözü duyunca, “Zıva mı dedin?” diye üzerinde durup ısrarla sordum. Tanımadığım arkadaş telâşlandı. Mırın kırın etmeye başladı. Ben, kendi hakkımda bilgi verince çözüldü. 50-60 yıl önce bir kan davası nedeniyle, ailenin tamamı, Zıva’dan göç edip, Bursa’ya yerleşmişler. Kendisi Bursa’da doğup büyümüş. Zıva’yla nostaljik anı haricinde irtibatları kalmamış. Ancak yıllar sonra, hem de Diyarbakır gibi bir yerde, üç kişinin olduğu ortamda, “Zıva” sihirli kelimesinde yollar kesişince, adam Kemal Sunal filmlerinde olduğu gibi, yıllar sonra “Kan davalımızla mı karşılaştık?” diye telaşlanıvermiş.


 
Bir anım da Yargı’dan. Yıl 1997. Ankara’da Yargıtay kursundayız. Göreleli bir abimizin referansıyla, 1960’lı yıllarda Görele’ de çalışmış. 1.HD üyesi, gayrimenkul konusunda bilgili bir meslek büyüğümüze bazı sorular sormak için ziyarete gittik. Konu Görele’den açılınca, bana “Neresinden?” diye sordu. Ben de “Kırıklı Köyü” diye söyledim. “İyi iyi, Allah’tan Zıva’dan değilsin” dedi. Ben bir şey diyemedim. Yukarda açıkladığım gibi, Zıva bir bölge, Kırıklı da onun bir dönem beldeliğini yapan, aşağı pazar denilen bir parçası. “Hayrola” dedim. Yargıtay üyemiz anlatmaya başladı: “1960-63 yıllarında Görele’de çalıştım. O zaman Zıva deresi yolu yok. Gün aşırı bir cinayet oluyor, Şalpazarı üzerinden bölgeye bir günde ulaşıyoruz. İşimizi bitirip, geri dönüyoruz, henüz koltuğumuza oturmadan başka bir cinayet. Arazi çok sarp, hasım köyler arası mesafe kuş uçuşu 1 km yok. Adam Alman mavzerini sabitlemiş yanında nöbet tutturuyor. Karşı köydeki adamı, giriş çıkışta kuş gibi avlıyor. Ben bu sabitlenmiş mavzer teşkilatını bizzat gördüm. Ancak adamlarında hakkını yemeyeyim, devletle, bizimle hiç husumetleri, sorunları olmadı. Olayı gerçekleştirdikten sonra gelip teslim olup, olayı anlatıp, paşa paşa yatıyorlar” dedi. Ne diyeyim. Ben de bunun üzerine o kadar övünüp havasını attığım halde, ilk defa “Kırıklı Zıva’nın bir parçası, ben de Zıvalıyım” diyemedim.
 
Bir de kan davasına yönelik ayrı bir anım var ki, evlere şenlik. Görele’deki ana kan davası Zıva’da bulunan Emanetoğulları ile başka bir köyde bulunan Resuloğulları arasındaydı. Diğerleri ufak tefek, devamı olmayan husumetlerdi. 1989 yılında televizyonda da yayınlanan Uğur Dündar’ın “Hodri Meydan” programında bu bölgeye gelinmiş, aile büyükleri ile bir araya toplanıp, yemek yenip barış sağlanmıştı. Hatta son zamanlarda duyduğum, İstanbul’da ortak ticaret yapıyorlarmış.Barış yeni sağlanmış. Henüz 3-5 ay olmuş, ben de annemle birlikte Zıva’ya akraba ve kabir ziyaretine gitmişiz. Tabii dışardan geldiğimiz için yol üzerindeki akraba ve komşulara uğrayıp hal hatır soruyoruz. Bizim Emanetoğulları ile doğrudan kan bağımız olmasa da, kız alıp vermeden, sıhri hısımlığımız var. Bir evde konu iki sülale arası barışa geliyor. Orada bulunan hatırladığım kadarıyla, bizim sülaleden, Emanetoğulları’na gelin gitmiş bir kadın, yorum yapıyor: “Ulan gılıgsız ( tipsiz, kılık kıyafeti yakışmayan), bir de televizyona çıkmış konuşuyor. Adam senin gardaşını vurmadı mı? Emmini öldürmedi mi? Hangi sıfatla sokağa çıkacaksın, milletin yüzüne bakacaksın” gibi sözler. Bizde kadın kutsaldır, kavgada kadına özellikle erkek vuramaz. Kadınlar aralarında kavga ederler, kadın ona vursa bile erkek karşılık veremez, aksine hareketi canına mal olur. Kan davalarında husumet kadına yönelmez. Vuruşma erkekler arasında olur. Oradan ayrılınca anneme dedim ki: “Ortalığı kadınlar karıştırıyor. Olan erkeklere oluyor”. Yüz yılı aşkın her iki taraftan onlarca kişinin öldüğü kan davası sona ermiş, ortalığı yatıştırıcı, uzlaştırıcı yorum ve hareketlerde bulunmak gerekirken kadının yaptığına bak. Tabii yanan Hacı Ağa’nın …. çı, ona bir şey yaptıkları yok ki, pes yani demekten yapacak başka bir şey yok.
 
Son anım da bizim Zıva yaylaları ve Zıvalıların ağalıkları, örnek kişilikleri ile ilgili. Yıl 2001. Zıva’da yaşayan ailenin o tarihteki erkeklerde en büyüğü, ( büyük dedimse de o tarihte 67 yaşında) Bekir dayım çok hasta. Bir tarafta akciğer kanseri, diğer tarafta siroz, ikisi de son evrede. Artık aylar, günler sayılı (Bu arada siroz içki hastalığı diyenlere de duyurulur. Dayım hayatı boyunca ağzına içki sürmemiştir.). Hanımla memlekete Giresun- Tirebolu’ya gelmişiz. Belki tekrar ya görürüz ya da göremeyiz, dayımı ziyaret edelim dedik. Dayım Zıva’da değil, Sis Dağı’na yaylaya çıkmış. Ağrıları, acıları artınca iyi gelir, diye düşünmüşler dediler. Biz de “Fark etmez, yayla da olsa buluruz” dedik. Ben o tarihlerde Bolu- Mudurnu’da çalışıyorum. Mudurnu’nun yaylaları avuç içi kadar, birkaç oba, birine sorsan gösteriveriyor. Biz Zıvalıyız, yaylamız Sis Dağı, ancak hiç gitmemişiz. Babamlar, annemler gençlik yıllarında Zıva’dan hayvanlarla günübirlik sabah çıkıp, akşam yaylaya, obaya vardıklarını anlatıyorlardı. En düzgün yol neresi dedik, Trabzon- Şalpazarı üzerinden dediler. Metin Abi’min arabasıyla, yengem de olduğu halde, ben ve hanım 4 kişi yola revan olduk. Yaylaya çıkış 2-2,5 saat sürdü. Oradan sonrası tam bir film. Yaylanın toplam uzunluğu 15-20 km, biz tam doğusundan çıkmışız. Trabzon, Giresun, Gümüşhane’ ya bağlı, il, ilçe, köylerin, hepsinin ayrı ayrı obaları var. Biz bırak evi, mevkiyi, daha obayı dahi bilmiyoruz. Ha bire çıktığımız yerden batıya doğru, birkaç kilometrede bir sora sora gidiyoruz. Soru tam olmayınca, cevap da tam olmuyor. “Batıda olması lazım, bir de ilerde sorun” diyorlar, biz de ha bire gidiyoruz. Önce obayı bulacağız ki, oradan evi bulmamız mümkün olsun. Yolda kimi görsek soruyoruz. Adres yok, Görele- Zıvalıların olduğu oba, cevap “Bu bölgede yok, ileri devam edin”. Üç saate yakın yol tepmişiz, geri dönmeye niyetimiz yok, dayım hasta. Bir şekilde bulup görmemiz lazım. Bir de geri dönüp ne diyeceğiz, ortada rezil olmak var. Hava sisli, puslu, bulut bir inip, bir çıkıyor. Kısa sürede görüş mesafesi bir açılıyor bir kapanıyor. Haa bu arada telefon da yok. Bir ara yolun sağında tepelik bir yerde çimene doğru uzanmış bir çoban gördük. Buna da soralım mı diye aramızda değerlendirdik. Önce, nereden bilecek bir sürü adama sorduk, dedik. Sonra, ne kaybederiz, diyerek sormaya karar verdik. Aracı en yakınına yaklaştırıp, durumumuzu kısaca özetlemeye çalıştık. Çoban uzandığı yerden hiç istifini bozmadan ” Zıvalılar Ağalar Tamı bölgesindeki obada bulunurlar, şu kadar mesafe, şu bölgeden devam edin, yeniden sorun size gösterirler” dedi. Adamın hiç durumunu bozmaması, hafif toparlanıp, yüzünü dahi bize doğrultup konuşmaması canımızı sıkmıştı. Çoban nereden bilecek, bizi savmak için attı, ancak başka da çaremiz yok diyerek, tarif edilen istikametten batıya doğru devam ettik. Bir süre devam edip, çobanın belirttiği mesafeyi geçince, bu sefer “Ağalar Tamı, Zıvalılar orada mı oturur” şeklinde yeniden sorduk. Artık oba ismi belirginleşmişti. Herkes Zıva ve Ağalar Tamı obasında mutabık olmuştu. Zaten bir süre sonrada obaya ulaştık. Yolda dayımı götüren oğlunun aracı ile karşılaştık. Ağrılarının arttığını, Trabzon’ a hastaneye götüreceklerini, duruma göre köye döneceklerini söylediler. O beğenmediğimiz, hareketlerine ayar olduğumuz, ÇOBAN sayesinde obayı bulmuştuk. Oysa bir yaylayı çobandan daha iyi kim bilebilirdi ki. Dayımın yayla evinde birkaç saat dinlendikten sonra, köye, Zıva’ya gitmeye karar verdik. Orada gerekirse akrabalarda bir gece kalırız. Oradan Görele ve Tirebolu’ya ulaşmak kolaydı. Çünkü Kırıklı pazarı sahile 8-9 km kadardı. O gün yakın bir köye gidecek birine haber verilip, biz de arkasına takılarak, sorunsuz Kırıklı’ya kadar geldik. (Bir not da bu araya eklemeliyim. Sorunsuz dediğimize bakmayın. Karadeniz bölgesinin yağmuru eksik olmaz. Yollar, yola benzemez olmuş. Suların oyduğu hendekler yolun ortasında. Acaba buradan mı gideceğiz diye diye indik yayladan.”Dayımı Trabzon’ götürmüşler, çeşitli ağrı kesici ilaçlar verdikten sonra, ağrıları artarsa şunları verirsiniz diye köye göndermişler. Bu görüşmeden 1-2 ay sora vefat edecek olan dayım, yatakta uzanır vaziyette iken bizi ayakta karşıladı. Biz ısrar ettikse de, hanımı kast ederek, “Taa İstanbul’dan beni görmeye gelinim gelmiş, olur mu?” dedi. Hastalığını biliyordu. Sirozdan dolayı vücudu su toplamaya başlamıştı. Zaten 5-6 ay önce İstanbul’ da raporlarını inceleyen doktoru, iki ölümcül hastalık ayni şekilde ilerliyor, belki siroz önce etkileyecek diye söylemişti. Dayım şu suları aldırayım, daha çabuk iyileşeceğim diyordu. Dayı Atatürk’ ün hayatını da mı okumadın, diyesim geldi. Ancak dayım Atatürk’ ün hayatını ezbere bilirdi. Köyde tek “Ortadoğu” gazetesi ona gelirdi. Daha abone olduğu bir sürü dergi vardı. Biz ilk okul, orta okul yıllarında, İbni Sina, Birûni, İbn-i Haldun, Mimar Sinan gibi Müslüman- Türk alimlerini ilk ondan duymuştuk. Bir süre oturup yola çıkmak için kalktığımızda, yine bizi AYAKTA yolcu etti. Araçla giderken, Metin abimle durumu değerlendirip, “Hastalığı ve durumunu bilmeme ihtimali var mı?” dedik. Dayım ayrıca çok inançlı ve bunun gereklerine uygun yaşayan biri idi. Sonuçta eskiler böyle, sonucu bilmemesi mümkün değil. Ancak eskiler hiç bir zaman yıkılmış, yardıma muhtaç görünmek istemiyorlar sonucuna vardık. Sonradan sordurduğumda son günlerine kadar, küçük ve büyük abdestine giderken kimseden yardım almak, kimseye yük olmak istememiş, Allah gani gani rahmet eylesin. Çobanı anlatmak isterken, pek çok yönünü örnek aldığım, herkesin takdir ettiği, adam gibi adam denilen, düşündüğü gibi yaşamayı düstur edinen ve öylece yaşayan,  Ülkücü büyüğümüz Bekir dayımı da anmadan geçemedim. Bu arada not etmeden geçemeyeceğim. Hiçbir yerde bayrak yokken, 1990’lı yıllarda, dayım Sis Dağı’nın en yüksek yerine açık havada taa 80-100 km uzaktan Ordu tarafından görünen TÜRK bayrağını asan adamdır. Ayrıca üçüncü kişilerin anlattığı, işyerinin önündeki bayrağın etrafında bir birine miyavlayan ve havlayan kedi ve köpeğin kulaklarından tutup havaya kaldırarak “Bu bayrağın altında kavga etmek herkese yasak” diyen adamdır. Bugünkü devlet büyüklerimizin de bu vesileyle kulakları çınlasın.           Dayımın bir de silah merakı var ki o buralara sığmaz. Erdoğan Başkan isterse, dört dörtlük ayrı bir yazı konusu olur.            İşte böyle bizim Zıva, Zıvalılık. Kabalığı, sabalığı, dağ köylülüğü olsa da, seviyorum Zıva’yı, Zıvalı olmayı; adamlığını,  delüganlılığını seviyorum, vesselam.”

kaynak: medyaüsküdar.com

NOT: Sitemizde yayınlanan köşe yazılarından yazarların kendileri ve yayınlanan okur yorumları okuyucuların kendilerine ait görüşleridir. Yorumu ekleyen kişi kimliğini gizlemesi durumunda yapılan yorumlar onaylanmamaktadır. Köşe yazılarından ve yazılan yorumlardan www.cavuslu.org  Çavuşlu  Haber hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz


Paylaş | | Yorum Yaz
618 kez okundu. Yazarlar

Yazarın diğer yazıları

TONYA GÖRELE İLE BİR SAAT... - 29/05/2017
Zaman Akıp Giderken… - 06/12/2016
ÖLECEKSEK ADAM GİBİ ÖLELİM Mİ? - 27/11/2016
SAHİBİNDEN SATILIK ARŞI TİTRETEN DUALAR! - 07/11/2016
 Devamı

Yorumlar

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yapmak için tıklayın